30 Nisan 2014 Çarşamba

“Allah Dışarıdakileri Korusun”
Fakirdik. Bildiğiniz fakir. İşçi bir baba, dört okuyan çocuk, bir ev kadını anne, içine taşınılmış ama halen yapılmakta olan bir ev. Annemin tavanı olmayan mutfakta, buz gibi çeşme suyunda bulaşıkları yıkarken, yemek yaparken üzerine kar yağdığı günleri bilirim. Henüz çerçeve ve camları takılmadığından penceresini battaniye ve çarşaflarla kapadığımız odada, yerde yerdik yemeğimizi.
13
Evde turşu kurulur, tarhana, salça yapılır, bazı sebzeler kurutulurdu. Kışa hazırlık yapılırdı. Turşu zamanlarını bu gün bile keyifle hatırlarım. Ortaya geniş çarşaflar serilir, pazardan alınmış lahanalar, hıyarlar, biberler, patlıcanlar gereğine göre temizlenir, kesilir, doğranırdı. Bu anların kesin yöneticisi annemdi. Onun talimatlarına göre turşu kurulurdu. O da bu bilgilerini, aslında binlerce yıllık bir gelenekten öğrenmişti. Binlerce yıllık bilgilerle iç içe yaşanırdı. Zaman ağır akardı. O günlerde yemek sinisindeki çeşitler çok hızla değişmezdi. Domates, patlıcan, portakal, mandalina gibi yiyecekler sadece mevsiminde çıkar, patlıcan yemekle lahana yemek arasındaki fark, mevsimleri de farklılaştırırdı. Ama her sene o aynı yemekler vardı. Dışarıda yemek yemek diye bir şey bilmezdik. Evde oturulur, misafirliğe gidilir, misafir gelirdi. Zaman ağır akardı…
Oturma odamızın tabanı tahta döşeli idi. Tahtaları abimle babam zemine çakmışlardı. Altı bodrumumuzdu. Oraya kömür ve odun yığılırdı. Ivır zıvır konan bir yer değildi. Çünkü evde ıvır zıvır yoktu. Her şey son zerresine kadar kullanılırdı. Erdoğan Abimin lacivert paltosunu annem bana yapmıştı, ona da Kemal abimden kalmıştı. Yamalı pantolonlarımız vardı. Ama temizdi. Giyilmez hale gelince de ya yer bezi olarak kullanılır, yatağa ya da çarşafa yama olduktan sonra artık çöpe giderlerdi. Eve giren eşya evde uzun süre kalır ve uzun süre kullanılırdı. Zaman ağır akardı. O bodrumda sadece kömür ve odun vardı.
O bodrumun kapısı yoktu. Yani açıktı. Yani sokaktan geçen herhangi biri istese içeri girer, kömürümüzü, odunumuzu çalabilirdi. Ama bu bizim başımıza hiç gelmedi, bizim sokaktakilerin de mahalledekilerin de başına hiç gelmedi. Hiç. Ve hiç birinin kömürlükleri kapılı değildi. O bodrumun açık kapısından içeri davetsiz olarak içeri sadece rüzgar girerdi. İğreti zemini oluşturan tahtaların arasından da geçerek odamıza dolardı. Aydoğan ile oyuncaksız evimizdeki oyunlarımızdan biri, bodrumdan gelen bu rüzgarın itmesiyle havalanan halımızın üzerine atlayarak, kabaran yerleri bastırmaktı. Bir o, bir ben atlardık. Odamızda yanan –ve evdeki tek- kömür sobasının ısısı da bu şekilde kaybolurdu. Akşam yataklara çekilmeden önce, sobanın üzerinde ısıtılmış tuğlalar ya havlulara ya da gazete kağıtlarına sarılır, yatağın içine konurdu. Bu “yatak sobaları” nemden buz kesmiş çarşafların içine büzüşmüş vücudumuza biraz olsun ısı verirdi. Aydoğan’la aynı yatağı paylaşırdık. Ayaklarımız da “yatak sobası”nın ısısını paylaşırdı.
Çok soğuk günlerde, annemin şu duasını sık sık duyardım: “Allah dışarıdakileri korusun.” Sonra da kimlerden söz ettiğini anlatırdı. Odunu, kömürü olmayanlar ile işçiler, polisler, bekçiler, hamallar, seyyar satıcılar… Onların üzerlerine yağan kar, yağmur, esen rüzgar annemin de derdiydi. Kendi üzerine bulaşık yıkarken kar yağdığında onlar için de duasını esirgemezdi.
Bugün İstanbul karlı. Geçen seneki kuraklıktan sonra, evimizin muhteşem manzarasından dışarı bakıp sert rüzgarla uçuşan karları izlerken önceleri sevindim. Az ötedeki bir çöpçü parktaki çöpleri toparlamaya çalışıyordu. Üzerine yağan kar, yüzünü morumsu bir kırmızıya çevirmişti. O adam bana evimizdeki o halıyla oynadığımız oyunu ve annemin duasını hatırlattı. “Allah dışarıdakileri korusun.” İçim burkuldu.
‘Allah dışarıdakileri korusun’u olan bir kültür önemli bir şeyi başarmış bir kültürdür. Başkasını umursamayı, pek bir şey yapamıyorsan da iyi dilekli bir mırıldanmayı önemseyen, bunu oğluyla paylaşan bir kültür, önemli bir farkındalık düzeyini gerçekleştirmiştir. Bu kültür, empatik bir kültürdür. Yani, başkasının ne durumda olduğunu anlamaya özen gösteren ve bunu da dışarı vuran bir kültürdür. Başkasının durumunu önemseyen bir kültür, uzun süre ayakta kalabilir.
Öte yandan böyle bir kültür, haliyle, zor durumdaki ile paylaşmayı da ön gören bir kültürdür. İnsanlarına; yapabilecek bir şeyin varsa yap, hiç bir şey yapamıyorsan bari dua gönder, diyen o kültürün evsizleri de az olur. Ben çocukluğumda hiç evsiz insan bilmedim, görmedim. Annemin duasının içinde de evsizler yer almazdı. Çünkü yoktu, evsiz diye birini bilmezdik. Toplum kimseyi evsiz bırakmaz, sahiplenirdi.
Bugün daha çok malımız var, daha çok arabamız, daha uzun yollarımız ve daha hızla değiştirdiğimiz cep telefonlarımız ve bilgisayarlarımız, birden fazla televizyonu olan ev sayısı çok… Bunlara zenginlik diyorlar… Zenginliğimizi bununla ölçmeye yönlendiriyorlar, öğretiyorlar… İşsiz sayımız giderek artıyor, finans piyasalarımızın % 67’si yabancıların eline geçiyor, evsizlerimizin sayısı artıyor… Neden ve nasıl olur da eğitim seviyemizin bir türlü artmadığı bir paralılık hali zenginlik olarak nitelenebilir? İşsizi ve evsizi giderek artan bir ülkenin yöneticileri neden türbanı daha büyük dert olarak görürler? Hangi cep telefonu, hangi türban, hangi para bir evsizin üzerini örtebilir? Hangi kahkaha, hangi şarkı, hangi özgürlük bir evsizin içini ısıtabilir?
Azı daha çok paylaşan bir toplumdan, çoğu paylaşamayan ve hedeflerini yanlış seçmiş bir topluma döndük.
Sizce bunun sorumlusu kim?
Nurdoğan Arkış (27.01.2008)

ya çm d � � ��� � � nra da yönetime sunarız. Belki benim görmediğim bir şeyi geliştirirsin.”Dünyadaki bir çok buluşu düşündüğünüzde, ilk önerildikleri anda çok garip ve olanaksız gelecekleri çok açık, ama bugün onların içinde yaşıyoruz. Düşünsenize bundan 100 yıl önce biri, şöyle deseydi: “yaa öyle bir şey yapacaksın ki, sen evde otururken, başka ülkelerde ne olup bittiğini anında görebileceksin.” Herhalde “aman salak salak konuşma” cevabını alırdı, ama bugün televizyon evlerimizin baş köşesinde.

Bazı durumlarda da kesinlikle benimsememek gerekir. Eğer konuşmada bir canlı varlığı incitme, bir ahlaksızlık, hakkaniyetsizlik, iki yüzlülük, erdemsizlik varsa izin vermemek, kesin bir dille reddetmek gerekir. Diyelim ki çocuğum geldi; “baba, ödevimi yapamıyorum, abime söylesene o yapsın” dedi. Bunu anlamaya çalışırız. “Yaaa demek yapamıyorsun, peki nerelerde takıldın, neden takıldın?” diyerek anlama tutumunu sergilemem gerekir. Ama arkasından,“peki abin sana konuyu anlatabilir, abisi hadi bakayım kardeşine o konuyu güzelce anlat, ama ödevdeki sorunun cevabını asla sen gösterme, kardeşin kendi bulacak” diyebilirim ve kardeşe dönüp: “bak çocuğum, belki bana şimdi kızıyorsun ama, bir insan kendi üzerine düşen sorumlulukları başkasına yıkmamalı. Hele benim çocuğum bun hiç yapmamalı. Sen kendi üzerine düşenleri yaptıkça göreceksin ki daha hızlı gelişeceksin, senin işlerini başkalarının yapmasını istemek doğru bir davranış değildir, hadi bakalım, şimdi ödevinizin başına.”şeklinde devam edebilirim.
İletişim çok keyifli bir davranıştır. Her ortamı son derece kaliteli ve coşkulu hale getirebilir. Bazı noktalara dikkat ettiğimizde ilişkilerimiz daha da zevkli ve coşkulu hale gelecektir. Ancak bazı durumlarda da yukarıda ele aldığımız türden hatalar yaparak, yanlış iletişim tutumlarında bulunarak, ortamı cehenneme çevirebiliriz. Biz insanlar, cehennemlerde değil cennetlerde yaşamayı hak ediyoruz. Bunu çevremizdekiler de hak ediyor.
Nurdoğan Arkış (27/05/2006)