29 Nisan 2014 Salı


BAŞBAKANIN  YETİŞTİRMEK İSTEDİĞİ DİNDAR GENÇLİĞİN YERİDE BELLİ YURDU DA…..
 Gençlik döneminde kimlik probleminden söz edilir/edilmelidir. Her birey gençlik döneminde bir kimlik problemi yaşar, kimlik arayışına girer ve sonucunda o zamana kadarki yaşantılarından, o zaman kendisiyle ilgili algılarından ve düşüncelerinden, önem verdiği çevresinden aldığı tepkilerden yararlanarak bir kimlik inşa eder.  Tabi bu inşa süreci zaman, düşünce ve emek ister. Yani bir genç çok normal ve doğal olan kimlik problemini yaşarken kendisi için doğru bir kimliğe sahip olmak için zihin teri dökecek, kendini, dünyayı ve çevresini okuyacak, bütün bunları yapmak için vakit harcayacak ve gayret gösterecektir. Bugün gençlik ve kimlik ile ilgili yaşadığımız iki temel sıkıntı vardır. Birincisi gençlerin kimlik problemi yaşamamalarıdır. Yani gençlerin kimlik problemi yaşayıp kimlik arayışına girmeleri gereken zamanda bu arayışa girmeyip popüler kültürün kendi yaş grupları için ölçüp biçtiği kalıp kimlikler üzerinden hazır kimlikler geliştirmelidir. Kendilerini, çevrelerini, ilgilerini ve emeklerini kişilikleri ve kültürleri çerçevesinde değil popüler kültürün dayattığı çerçeve içerisinde şekillendirmeleridir.
İkincisi bugün kimlik meselesinin sadece gençler için değil yetişkininden yaşlısına geniş bir yaş grubu için ciddi anlamda sorun olmasıdır. Yani yaşadığımız küresel dünyada problem esasında sadece gençlerin değil her yaştaki bireyin problemi haline gelmiştir.  Hayatımızı bir çok yönüyle kuşatan küreselleşmenin getirdiği popüler kültür her birimiz için kimlik problemine sebep olmaktadır. Küreselleşmenin getirdiklerine uyum sağlayamama bir büyük problem olarak karşımızda dururken fazla uyum sağlayıp küreselleşme içinde kaybolma da bir başka büyük problem olarak karşımızda durmaktadır. Hiç şüphesiz bu ikilem içerisinde en çok kimliklerimiz üzerinde etki altında kalmakta ve ağırlıklı olarak kimliklerimizden kaybetmekteyiz. Dolayısıyla her ne kadar kimlik geliştirme dönemlerini yaşamaları ve bu nedenle uygunsuz şekillendirmelere daha müsait olmaları nedeniyle gençler yetişkinlere göre biraz daha fazla risk altında olsalar da yetişkinler de kimlik problemini yoğun bir şekilde bugün yaşamaktadırlar.
Küresel ölçekte gençlik profilini doğru çizmek oldukça zorlu bir iş. Çünkü her geçen gün yıl olarak uzatılmaya çalışılan bir gençlik dönemi var. 14 yaşında, ergenliğinin başındaki bir çocuk da ben gencim diyor ve ailesinden bağımsızlığını ilan etmek istiyor, 40 yaşın altında olan mesela 39 yaşındaki bir birey de ben gencim diyor, üzerinde 20 yaş kıyafetleriyle bugün 20 yaşımın 19. yıldönümünü kutladım diyor.  Çünkü küresel dünyada genç olmak özendiriliyor. Herkes birbirine iltifat etmek için kaç yaşında olursa olsun “ne kadar genç görünüyorsun” diyor ve bu sözü duyan memnun oluyor. Dolayısıyla küresel ölçekte bir gençlik profili çıkarsak öncelikli olarak kendini genç olarak gören/görmek isteyen insanların arttığını söyleyebiliriz. Bu insanlar gençlik iddiaları yerini bulsun için popüler kültürün gençlik kalıplarına kendilerini uydurmaya, o kalıba göre hayatlarını şekillendirmeye çalışıyorlar. Bu kalıbın merkezinde popüler kültüre bağımlı olma, tüketim ve eğlence odaklı bir hayat yaşama vardır.  Bu kalıbın içerisinde de mümkün olduğu kadar erken hak isteme mümkün olduğu kadar geç sorumluluk alma, mümkün olduğu kadar kendini düşünme ve mümkün olduğu kadar bireysel öncelikleri gözetme, mümkün olduğu kadar çok kazanma ve mümkün olduğu kadar çok harcama vardır. Bunun ötesinde bilgiye çabuk ulaşabilen, görece oldukça bağımsız düşünebilen, hızlı hareket edip sonuca ulaşabilen özellikler de söz konusu bu gençlik için ancak bu özelliklerin sağlam bir zemine oturmadığı sürece artıdan çok eski olarak kişiye döneceği açıktır. 
 Türkiye gençliği dediğimizde belki küresel kültüre en hızlı ve kolay adapte olabilen bir gençlikten söz ediyoruz. Küresel yenilikleri oldukça yakından takip eden, bu yeniliklerin ciddi anlamda tüketicisi olan, uzun vadede bu yeniliklerin mimarları arasına girme rüyaları gören bir gençlik var karşımızda. Tabii burada yakın olunan yenilikler yakın olunması gereken yenilikler midir, yoksa gençlerin aslında bilmesi, öğrenmesi, takip etmesi, ayak uydurması ve şekillendiricisi olması gereken bambaşka yenilikler var mıdır tartışılabilir.
Çünkü en basit sokak röportajlarında bile o yılın moda trendleri hakkında ya da son magazin gündemi hakkında saatlerce konuşabilen ancak iş Irak’ın başkenti ya da Mısır piramitlerinin hangi ülkede olduğu gibi ilkokul düzeyinde genel kültüre geldiğinde tekleyen bir gençlik görüyoruz.
Çünkü görünen, gençliğin büyük bir kısmının yakın olunması gereken yeniliklerden ziyade mesafeli ve dikkatli yaklaşılması gereken yeniliklere yakın durduğudur. Mamafih ülkemizde  küçük gruplar halinde de olsa bilinmesi gerekenleri bilen, haberdar olunması gerekenlerden haberdar olan, bu çerçevede insani vazife olarak üzerine düşenleri yapma gayretinde olan gençlerin var olduğunu görmek umutsuzluğa kapılmamak için şarttır.
 Üç grup genç genellikle karşımıza çıkıyor.
Birincisi hayatına anlam katmamış, bir anlam üzerine yaşamayan, bireysel zevkleri üzerine günlük hayat yaşayan ve bu hayatını tüketim kültürünün sloganlarına göre şekillendiren bir genç grubu var.
Sağlam bir zemin üzerine anlamlı bir hayat kurmadıkları için bu gençler, zevkleri doğrultusundaki yaşadıkları her deneyimle bir ileri adıma gidiyorlar ve gittikleri yolun sonunda büyük oranda şiddet, cinsellik ve bağımlılıklar duruyor. Bağımlılıklar derken sadece kimyasal bağımlılık olarak isimlendirdiğimiz alkol, uyuşturucu ve sigarayı değil eylemsel bağımlılıklar olan cinsellik, kumar, internet, teknoloji ve alışverişi de katıyorum. Birinci gruptaki gençler anlamsız bir hayatı şiddet, cinsellik ve bağımlılıklar üzerinden anlamlı hale getirmeye çalışıyorlar. Hiç şüphesiz bu durum bunalımı beraberinde getiriyor.
İkincisi bir şekilde hayatına bir anlam katmış, bir çerçeve çizmiş, hedef ve idealler belirlemiş gençler var. Ancak bu gençlerin en büyük sorunu bilebilmek ile yapabilmek arasındaki o derin uçurum. Yani hayatla alakalı, hayatlarına kattıkları anlamla alakalı yapmaları gerekenleri yapmaya güçlerinin yetmemesi. Hiç şüphesiz burada güçlerinin neden yetmediğinin üzerinde durmak gerekiyor. Gençlerin bildiklerini yapmaya güçlerinin yetmemesinde en önemli iki mesele; irade zayıflığı ve popüler kültür baskısıdır.
Erken yaşlardan itibaren her istediğini çok zorlanmadan veya küçük çabalarla elde eden, yaptıkları ve yapacakları hakkında ciddi anlamda düşünmeyen ve isteklerinin /arzularının bir şekilde gerçekleşmesi gerektiğini düşünen bir insanın popüler kültürün türlü kanallar üzerinden en ilkel güdülerini zorlaması sonucu o zamana kadar çok kullanmadığı iradesini kullanmakta zorluk yaşaması çok olağandır. Pek tabiî bu zorluğun ortaya çıkardığı bilinen ile yapılan arasındaki ciddi fark bunalım olarak ortaya çıkmaktadır.

Üçüncü grupta hayatına bir anlam katmış, iradesi üzerinde de söz sahibi olmuş ancak yalnız başına bu mücadeleyi vermek zorunda olan gençler var.
Hayata anlam katılması önemli, bu anlam doğrultusunda iradesini kullanıp hayatına kattığı anlam doğrultusunda hareket etmesi önemli ancak içinde bulunduğu gruba uyum sağlaması da önemlidir ve insanın en doğal ihtiyaçlarından biridir. Dolayısıyla herhangi bir sosyal desteğe ve kendi niteliklerini taşıyan bir çevreye sahip olmadan söz konusu mücadeleyi tek başına yapmaya çalışan genç akıntıya tek başına kürek çeken biri durumundadır. Bir süre üstesinden gelse de süreç içerisinde ya dalgalara yenik düşecek ya da gözü bir şey göremeyecek, nefes alamayacak kadar yorgun düşecektir. Her iki durumda da bunalım kendini gösterecektir.
Dolayısıyla bir gencin bunalım yaşamaması için öncelikli olarak hayatına gerçek bir anlam katması, sonrasında bu anlam doğrultusunda istek ve arzularına çeki düzen verecek bir iradeye sahip olması ve en son bütün bunları yaparken çevresindeki aynı niteliklere sahip gençlerle elbirliği yapıp birbirilerine destek olmaları çok önemlidir. Anne-babaların çocukları için bu çerçeveye dikkat etmeleri ve bu noktada çocuklarına destek vermeleri, imkanlar sağlamaları gençlerin bu noktada yüklerini oldukça hafifletecektir.
 Gencin hayatında aile önemlidir. Ailenin gencin hayatındaki etkin varlığı da önemlidir, yokluğu da önemlidir. Genelde bugün gördüğümüz tabloda aileler gençlerin hem içinde bulundukları dönemden hem de içinde bulundukları dünyadan habersizler ve bunun karşısında üç tür tavır geliştiriyorlar.
Birincisi genci kendi istedikleri gibi olmaya, kendi istediklerini yapmaya zorluyorlar. Belli bir yaşa gelene kadar didişe didişe devam eden bu savaşı sonunda iki taraf da birbirinden bıkmış olarak bırakıyor.
İkincisi anne-baba genç elden gitmesin diye her istediğini yapıyorlar. Bunun sonucunda da anlam, irade ve çevre anlamında problem yaşayan gençler kaybolup gidiyorlar. Aradan zaman geçip anne-baba yanlış giden bir şeyleri düzeltmek için müdahale etmek istediğinde ise çok geç olabiliyor.
Üçüncü tavır ise herkes kendi hayatını yaşasın tavrıdır. Yani anne-babanın zaten kendi iş güçleri, gündemleri vardır ve genç çocuklarıyla uğraşacak çok da vakitleri yoktur. Uzaktan uzağa takip ederler ve uzaktan da bir çok şeyi göremediklerinden problem yok diye düşünüp her şeyin yolunda gittiğini zannederler. Sonrasında farkına vardıkları küçük problemler için çare aramaya başladıklarında ise farkına varmadıkları çok büyük problemleri onlara söyleyecek kimse de çıkmaz.
Halbuki ideal olan erken yaştan itibaren çocukla sağlıklı bir ilişki ve iletişim kurup onun hayatını tamamen işgal etmeden ama tamamen de terketmeden, içinde bulunduğu dünyadan ve dönemden haberdar olarak, mutlaka ama mutlaka sağlıklı bir çevre içerisinde bulunmasına yardımcı olarak, teşvik ederek ve zemin hazırlayarak ilişkiyi götürmektir.
Gencin hayatında okul da kimlik ve kişiliğinin gelişiminde oldukça önemlidir. Ancak okulu önemli yapan anne-babanın tavır ve yaklaşımları aynı zamanda ülkenin eğitim sistemidir. Gençlerin sadece eğitimin her basamağında bitmek bilmez sınavları kazanmak için ezberlere odaklandıkları, gece gündüz okul ve dersaneye gidip testlerle ömürlerini tükettikleri, hafta sonları ve yaz tatillerini bilgisayar başında ya da tatil köylerinde geçirdikleri zaman üniversiteye geldiklerinde kimlik olarak, kişilik olarak gelişimin çok gerisinde olacaklardır. Bu durum ise yaşlarına uygun davranmalarını, yaşlarına uygun sorumluluklar almalarını, hayatları için düşünmelerini engelleyecektir. Dolayısıyla okul ve okulun yanında hayat ile ilgili ailenin ve toplumun genci nereye koyduğu çocuğun ilerleyen hayatında kendini konumlandırması açısından kritik önem taşımaktadır.
Aile ile sağlam ve sağlıklı ilişki kuramamış, okulda ya da okul dışında herhangi bir başarıyla kendini ifade edememiş gençler ister istemez ihtiyaç duydukları bilgi, tecrübe ve yönlendirme desteği almak için başka kaynaklara başvuruyorlar. Bu kaynakların başında da internet, televizyon ve akranları geliyor. Akranları zaten genelde aynı kaynaktan beslendiği için internet ve televizyonun verdiği mesajı gence aktarıyorlar. İnternet ve televizyon ise ağırlıklı olarak popüler kültürün belirlediği çerçevede tüketim odaklı bir hayat tarzının mesajlarını veriyor. Bu çerçevede “daha fazlasını iste”, “anı yaşa”, “gençlik bir defa yaşanır, özgür yaşa”, “kendini şımart”, “imkansız yoktur” tarzı mesajları üzerine kurulmuş bir hayat felsefesi genci ne kadar anlamlı bir hayat yaşamaya götüreceği cevabı açık bir sorudur.
 Genç bireyle doğru ilişki kurmuş, genç birey için doğru çevreler oluşturmuş ve imkanlara ve ihtiyaçlara sağlıklı erişim imkanı vermiş anne-babaları hariç tutarsak bir kısım anne-babada çocuğum elden çıktı söylemi hakim, bir diğer kısım da böyle bir söylemi dillendirmiyor çünkü çocuklarının ne durumda olduklarının farkında değiller. Bu noktada ağırlıklı olarak anne-babalar iş işten geçtikten sonra çareler aramaya başlıyorlar. Bazı şeyler için de çok geç olduğundan ya dönemi, ya çevreyi ya da çocuğu suçluyorlar. Bu suçlamaları yapmak kolaycılığa kaçmaktır. Esas olan çevrenin, dönemin ve çocukların kendine has özellikleri ve zorlukları olsa da anne-babaların doğumundan itibaren çocuklarının fiziksel sağlıklarına dikkat ettikleri kadar ruh sağlıklarına da dikkat etmeleridir. Bunun için çocuk ve gence yaklaşım ile alakalı doğru bilgi sahibi olmak, anne-baba olmayı okumaya ve öğrenmeye devam etmek, konuyla alakalı aynı hassasiyeti paylaştığımız anne-babalardan, kurum ve kuruluşlardan destek almak ve onlara destek vermek, çocuklarımızla ve eşlerimizle sıcak ve sağlıklı ilişkiler kurmak, illa ki sabırlı olmak ve çocuklarımız için maddi olduğu kadar manevi fedakarlıklar yapmayı da göze almak şarttır.