30 Nisan 2014 Çarşamba

Dinlemenin Üç Temel Yönü:
Anlamak, Benimsemek, Geliştirmesine İzin Vermek
Yıllar önce, bir otobüste seyahat ediyordum. Çamlık bir araziden geçerken önümdeki koltuktaki baba ile oğlu arasında şöyle bir konuşma geçti, oğlan sanıyorum, yoldaki manzaraya bakıyordu:
-Baba, niçin anne çamlar yavru çamların elini tutmuyorlar? Çocuğun sesinde muhteşem bir coşku ve merak vardı. Babası şöyle cevapladı:
- Saçmalama, olur mu hiç öyle şey! ‘Anne çamlar, yavru çamların elini niçin tutmuyorlar’mış saçma saçma şeylerle uğraşacağına akıllı uslu şeyler düşün!
Dinleme davranışı iletişimin ve psikolojinin en önemli yanlarından birini oluşturur. İster iş yeri, ister aile, isterse komşuluk olsun, bir ilişkide yer alan bireylerin birbirlerini dinleme kalitesi, o ilişki içindeki en önemli noktalardan birini oluşturur.
Dinlerken temel nokta, anlatanın, anlatma davranışını sürdürebilmesine olanak yaratmaktır. Tabii anlatan da karşısındakinin içinde bulunduğu durumu fark ederek ona haksızlık etmeyecek biçimde konuşması gerektiğini bilmek durumundadır. Ama ben burada dinleyenden bahsedeceğim.
57
Yukarıdaki diyalogda baba, oğlunun bu lafları niçin ettiğini anlamaya yönelik hiç bir girişim içinde bulunmuyor. Dinlemenin içinde yer alan anlama davranışı, karşımızdakinin bu lafları niye sarf ettiğini, kast ettiği şeyin ne olduğunu bulmaya, anlamaya yönelik bir tutumdur. Dinleme davranışı sırasında, karşımızdakini mutlaka anlamak zorundayız. Baba, daha bu birinci aşamayı geçememektedir. Halbuki şöyle yapabilirdi; “aaa öyle mi? Peki neden ellerini tutmalarını istiyorsun?” ya da “Hımmm, peki, tutmazlarsa ne olur?” gibi çocuğun konuşmasını devam ettirmesini teşvik edecek, anlamaya yönelik sorularla çocuğu konuşma içinde tutabilirdi. Belki çocuk arkasından; “ama tutmazlarsa, yavru çamlar ormanda kaybolurlar” diyebilir. Baba, bunu da anlamaya yönelik bir tutum içinde olmalıdır. Biliyoruz ki, bir insan konuştuğunda karşısındaki tarafından anlaşıldığından emin değilse o zaman, o ortamdan uzaklaşmaya, o kişi ya da kişilerden soğumaya ve kendini sevgisiz bir ortam içinde bulmaya başlamaktadır. O nedenle karşımızdakini mutlaka anlamalıyız.
Aynı şey iş yerinde de yaşanabilir. Diyelim ki bir işçi amirine şöyle diyor:“yaaa amirim bu bizim tezgahın, kopuşlarını şöyle şöyle yapsak azaltabiliriz gibi geliyor bana, ne dersin?” Ve diyelim ki amir şöyle cevap versin: “sen kendi işine bak, kendi işine bak, düşünenler düşünür onu, boyunuzdan büyük işlere kalkmayın.” Gene anlama niyeti yok. Baba’da da, amirde de adeta;“Neden böyle konuştuklarını anlamama gerek yok, çünkü ben bunu neden söylediklerini biliyorum: çocukluklarından, ya da bilmediklerinden böyle konuşuyorlar, bilseler böyle konuşmazlar.” Bu durum hem babaya hem de amire hakim olduğu için dinleme davranışının ilk boyutu gelişemiyor.
Dinlemenin ikinci boyutu, benimseme tutumudur. Karşımızda konuşan bir bireyin bana söylediği şeyin içeriğini kabul edip etmememle ilgili bir durumdur bu. Diyelim ki yukarıdaki amir, anlama tutumunu sağlıklı biçimde yaptı, mesela şöyle dedi: “Şöyle şöyle yapmak mı? Valla benim hiç aklıma gelmedi, bir anlat bakayım ne kast ediyorsun?” dedikten sonra bu düşünceye iki biçimde yaklaşabilir: “bu, şu şu nedenlerden dolayı olmaz” ki burada benimseme boyutu işlememektedir. İkinci yaklaşım da “aaa, bu doğru yahu, valla bunu bir dene bakalım, bence olur.” Burada içerik amir tarafından da benimsenmektedir. (Hatta bu son cümlede üçüncü boyut olan, geliştirmesine izin verme de devreye girmektedir.)
Benimseme tutumunu her iletişim ortamında göstermek durumunda değiliz. Diyelim ki biri bana, “Nurdoğan, istersen sana KDV fişi bulabilirim, yalnız bir miktar ödeme yapman gerekecek” dedi. Ben “nasıl yani, ne kast ediyorsun”diyerek, onu anlamaya çalışabilirim. Ama arkasından da “sağol, bu bana yakışmaz” diyerek reddedebilirim. Böylece benimsememiş olurum. Aklımıza yatmayan, değerlerimize uymayan iletişimleri benimsemek, kabul etmek durumunda değiliz.
Üçüncü boyut; geliştirmesine izin verme tutumudur. İletişim sırasında karşımızdakinin, ortaya koyduğu şeyi geliştirmek istemesine izin vermek genellikle olumlu bir yaklaşımdır. Örneğin, yukarıdaki olayda, baba çocuğuna şöyle yaklaşabilir: “hımm, demek anne çamlar, yavru çamların ormanda kaybolmamaları için ellerinden tutmalılar. Peki, diyelim ki tutuştular sonra ne yapacaklar?” çocuk da şöyle cevap versin: “ormana girerler içinde birlikte dolaşırlar.” (Şimdi gene anlama tutumu devreye girecek:) “hımmm, ormanı keşfe mi çıkacaklar yani?” ve sonrasında baba çocuğa öyle dese: “yaa bak bu ilginç bir fikir, hadi bakayım sen böyle bir resim yapsana.” Baba çocuğun iç dünyasının zenginliğini geliştirme yönünde onu yönlendiriyor, önünü açıyor. Dikkat ederseniz, ne yazık ki Türk çocuklarına yönelik, şöyle güzel, zengin içerikli, uzun metrajlı bir çizgi film yok. Bir nedeni de çocuklarının bu hayallerini anlamayan, ve geliştirmelerine izin vermeyen ebeveynler olmasın sakın?
Bir başka diyalog şöyle olabilir: İki arkadaş konuşurken, biri diğerine “sigarayı bıraktım” dediğinde, ötekinin ona, “kim, sen mi? Üç gün sonra kesin başlarsın”dediğini düşünün. Burada da geliştirmesine izin verme tutumu aksıyor. Bazı durumlarda, bir konuşmayı benimsemesek de gelişmesine izin verebilmemiz gerekir. Örneğin, tezgah kopuşlarındaki konuşmayı ele alalım: Burada diyelim ki amir, öneriyi benimsemedi, ama şöyle diyebilir; “yaaa bu söylediğin pek benim kafama yatmadı, ama bence sen bunu geliştir, bir öneri haline getir, yapabiliyorsan denemeler yap, ben sana uygun zamanı sağlamaya çalışırım, sonra da yönetime sunarız. Belki benim görmediğim bir şeyi geliştirirsin.”Dünyadaki bir çok buluşu düşündüğünüzde, ilk önerildikleri anda çok garip ve olanaksız gelecekleri çok açık, ama bugün onların içinde yaşıyoruz. Düşünsenize bundan 100 yıl önce biri, şöyle deseydi: “yaa öyle bir şey yapacaksın ki, sen evde otururken, başka ülkelerde ne olup bittiğini anında görebileceksin.” Herhalde “aman salak salak konuşma” cevabını alırdı, ama bugün televizyon evlerimizin baş köşesinde.
Bazı durumlarda da kesinlikle benimsememek gerekir. Eğer konuşmada bir canlı varlığı incitme, bir ahlaksızlık, hakkaniyetsizlik, iki yüzlülük, erdemsizlik varsa izin vermemek, kesin bir dille reddetmek gerekir. Diyelim ki çocuğum geldi; “baba, ödevimi yapamıyorum, abime söylesene o yapsın” dedi. Bunu anlamaya çalışırız. “Yaaa demek yapamıyorsun, peki nerelerde takıldın, neden takıldın?” diyerek anlama tutumunu sergilemem gerekir. Ama arkasından,“peki abin sana konuyu anlatabilir, abisi hadi bakayım kardeşine o konuyu güzelce anlat, ama ödevdeki sorunun cevabını asla sen gösterme, kardeşin kendi bulacak” diyebilirim ve kardeşe dönüp: “bak çocuğum, belki bana şimdi kızıyorsun ama, bir insan kendi üzerine düşen sorumlulukları başkasına yıkmamalı. Hele benim çocuğum bun hiç yapmamalı. Sen kendi üzerine düşenleri yaptıkça göreceksin ki daha hızlı gelişeceksin, senin işlerini başkalarının yapmasını istemek doğru bir davranış değildir, hadi bakalım, şimdi ödevinizin başına.”şeklinde devam edebilirim.
İletişim çok keyifli bir davranıştır. Her ortamı son derece kaliteli ve coşkulu hale getirebilir. Bazı noktalara dikkat ettiğimizde ilişkilerimiz daha da zevkli ve coşkulu hale gelecektir. Ancak bazı durumlarda da yukarıda ele aldığımız türden hatalar yaparak, yanlış iletişim tutumlarında bulunarak, ortamı cehenneme çevirebiliriz. Biz insanlar, cehennemlerde değil cennetlerde yaşamayı hak ediyoruz. Bunu çevremizdekiler de hak ediyor.
Nurdoğan Arkış (27/05/2006)