14 Nisan 2014 Pazartesi

İBRAHİM ETHEM VE İĞNE

İbrahim Ethem'in valilerinden birisi onu aramaya çıkar. Alıp Belh'e, saltanatının başına götürecektir. Bir deniz kenarında onu gömleğinin söküklerini dikerken bulur:- Nedir o elindeki diye sorar. - Dikiş iğnesi...- Bir zamanlar kılıçla dağları bölerken şimdi bir iğneye mi kaldı işin?...- Bu iğne o kılıçtan daha kuvvetlidir. Allah dilerse o iğne­nin ucuyla bana üzüm taneleri gibi yıldızları toplatır.- Demek keramet bu iğnede, der vali ve iğneyi elinden kapıp denize atar. İbrahim Ethem seslenir:- Balıklar getirin iğnemi!Bir balık ağzına iğneyi alıp getirir.- Sırra kastettim, der, meğer farkında olmadan kefenimi dikmeye başlamışım.- Nereye gidiyorsun? diye sorar balıkçı...- Saraya... îçine yalnız beyaz gömleklilerin alındığı... Kı­lıçlı böceklerin nöbet tuttuğu... Havaya, ışığa bile yasak de­nilen... Darlığın genişliğe çevrildiği... Saray... Ben, Belh Sul­tanı İbrahim Ethem. Sarayıma gidiyorum.Asıl saltanat, fani diyarda, binilen bir binitte, uçakta, trende, gemide olan saltanat değildir, insan, bir gün indi­rileceği dünya binitinin sultanı olamaz. Hakikî saltanat mana diyarının, manevî sultanlığıdır. Onun da tek sermayesi acizliktir.[1] 




[1] Mesel denizi, s:75