14 Nisan 2014 Pazartesi

padişahın isi ne

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür.
Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavus Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızi sıkan bir şey mi var?
- Aksam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mi şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. 

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefaya, Zeyrekten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. iste tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar
- Kimdir bu? Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın mey husun biri iste!..

- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının haşini yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem sise sise şarap taşır evine,hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasili, mahalleli döner ardını gider.
Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mi ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem.. Ama biz gidemeyiz, söyle veya böyle tebamizdir. Defini tamamlamak gerek.
- iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.

- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naasi kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız iste.
- Yapmayın etmeyin sultanim, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
- surada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya’dan Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.Padişah bakır kazanları vurur ocağa...
Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki,naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.

Padişahın kanı ısınmıştır bu adama,vezirin de hakeza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha...
Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanim, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanimi vardır, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın acar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkini helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Şakaklarına dayar...

Ağlar mi? Hayır. Ama gözleri kısılır,hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...


- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam...
Aksamlara kadar nalın yapar...
Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra
getirip dökerdi helaya!..

- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mi? Aldım, derdi.Öyleyse simdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi.
Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi.
Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı simdi?
- iste bu yüzden Nisanci’ya, Sofulara uzanırdı ya... Hatta bir gün
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını bahçeye. Ama ben üsteledim. is mezarla bitiyor mu, dedim.
Seni kim yıkasın,kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın isi ne
 AFFINIZA SIĞINARAK İNANÇLA ALAKALI BİR HİKAYE YAYINLAMAK İSTİYORUM.

HABİB BABA

Habib Baba, 4.Murat devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da âlemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba
, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
'Bugün' der,
'Sultan Murat’ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum. Bin bir dil döker. Hamamcı ehli-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek...
'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yete r ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murat' tır. O gün vezirlerinin topluca hamam âlemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştamalı beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
Sonra 4.Murat da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tebdil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim.'
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
Bu arada içerideki âlemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murat’ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
'Olur evlat' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murat kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
'Baba' der, 'görüyor musun şu dünyayı... Sultan Murat’a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada
iki hırsız gibi...'
Habib baba Sultan Murat’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murat’ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murat dediğin kimdir? Sen asıl Âlemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murat’a keselettirir...

SELAM VE MUHABBETLERİMLE....
Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.
Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.
Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinde kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.
Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye dayanamamış, debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş.
Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasının devirmiş.
Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış.
Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş. Silah sesini duyan koca, karısını yerde cansız yatar babasını da elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam, bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan;
"BU FELAKETİ DE BANA YÜKLERLER, BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM ŞİMDİ!

İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusunda düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.
“YAĞ” ve “ŞEKER”
Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir. Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…
Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi. 
Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.
Elimizde iki tane yağ var şu anda. Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir. Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun. Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz. Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır. Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur. Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.
Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır,
ama biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
Vücudumuzun da antipasları vardır.
Bunlara biz antioksidan diyoruz.
Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.
İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.
İkinci büyük hata şeker. Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu. Peki şeker bir besin maddesi midir?
Şeker besin maddesi değildir.
Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?
Evet. Beyin glikozla çalışıyor.
Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor.
Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?
Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü? Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü;  
insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da
vücut kendisi üretiyor.
Dışarıdan asla alınmasına gerek yok.
Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman
tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.
O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

Halbuki mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu,
aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı
Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.
Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum  “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.
Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma. O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor. Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur. Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış. 17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir...
Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun.
Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek
dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.
Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.
Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor. Dondurmalarda o kullanılıyor,  hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.
Kartal’da onun fabrikası var .......... firmalarının ortak kurdukları bir fabrika. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani;
insanın zarar görmeden günde tüketebileceği şeker miktarı 30 gramdolayındadır.
30 gram, 8 kesme şekeri yapar.
Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.  
Karın tipi şişmanlık
eşittir şeker hastalığı,
eşittir kalp hastalığı,
eşittir kanser.
O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.
- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……
Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……
Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman karaciğer yağlanması açısından,
o zaman nişastayı da kesmemiz lazım.
Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.
- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?
- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.
Kolesterol masum bir maddedir. Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar.
Peki oksitleyen ne?
Şeker.
Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;
ayçiçeği yağı,
mısır özü yağı
veya margarinden
elde edilen trans yağ asitleri
kolesterolü oksitler ve böylece
damar sertliği oluşur.
Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.
yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.
O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu, Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi. Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal,150 gibi bir değer ileri sürdüler. Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.
- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?
- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.
- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar. O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……
- Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.
O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş
yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor.
Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır
o da suyun içine karışıyor dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.
Peki, ne yapar bunlar size? Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.
Yani musluk suyu için Allah aşkına.
- Arıtıcılar hocam?
- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.
Musluk suyu
İstanbul’da kullandığınız
plastik şişedeki su hangisi olursa olsun
100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor.  Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor. Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz. Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır. 80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz? Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba? Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla. Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.
- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır. Daha büyük sorun yoğurt kapları. Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.
Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı. Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar. Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın. Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor. Ne acı. Yani ayırım yapıyor.
- Yani hocam üçgenin içinde 5 miyazması lazım?
- Evet polipropilen
- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.
- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.
Bu günlük de bu kadar…..
Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL


Birçok insanın kabusu olan ağız kokusundan kurtulmak hiç de zor değil. Sağlığınız ve kişisel bakımınızla ilgili bazı detaylara özen gösterirseniz kolayca ağız kokunuzu önleyebileceğinizi biliyor musunuz?
Uzmanlara göre, ağız hijyeni, dilinizin temizliği, boğazınızın kuruluğu, yediğiniz ve içtiğiniz yiyecekler ile içecekler ağız kokusunu önemli ölçüde etkiliyor. İşte ağız kokusuyla mücadele etmenin kolay yolları:
Ağız hijyeninize dikkat edin: İlk ve en kolay savunmanız iyi bir ağız hijyenidir. Dişinizdeki oyuklar, çürükler, diş eti hastalığı ağız kokusuna yol açabilir. Günde iki kez dişlerinizi fırçalamak ve günde en az bir kez diş ipi kullanmak dişleriniz üzerinde ve dişetlerinizin sınırında biriken plak ve bakteriyi yok edecektir. Ayrıca kontrol ve profesyonel temizleme için yılda 2 kez diş hekimine gidin.
Dilinizi temizleyin ve diş ipi kullanın: Dilinizin etli yüzeyi zararlı bakteriler için iyi bir beslenme yeridir. Ayrıca ağız kokusunun büyük bölümü dilinizin üzerindeki bakterilerden kaynaklanıyor. Fakat birçok insan dilini fırçalamayı ihmal ediyor. Günde bir kez yumuşak kıllı bir fırçayla dilinizi arkadan öne doğru fırçalayın.
Şekersiz sakız kullanın: Ağız kokunuzu yok etmek istiyorsanız naneli sakızı tercih edebilirsiniz. Ancak bu sakız şekerli olursa problem oluşturuyor. Ağzınızdaki bakteri sakızın içindeki şekerle mayalanıyor ve kötü kokulara yol açıyor. Bu nedenle ağız kokunuzu önlemek için şekersiz naneli sakızı tercih edin.
Boğazınızı ıslatın: Tükürüğünüz ağzınızdaki kötü bakterileri öldürmeye yardımcı enzimler de içerir. Bu nedenle kurumuş bir ağız kokuya yol açabilir. Boğazınızı ıslatmak tükürük bezlerinizi harekete geçirecektir. Bu nedenle boğazınızı nemli tutmalısınız. Hastalıklarınız nedeniyle kullandığınız ilaçlar da ağız kuruluğu yapabilir. Bunu doktorunuza sorun ve ağız kuruluğu için özel olarak yapılan ağız gargarası ve diş macunu kullanıp kullanamayacağınızı danışın. Bunun yanı sıra gece boyunca uyku apnesi, sinüzit gibi hastalığınız varsa ağzınız sabaha kadar açık olacağı için sabahları uyandığınızda ağız kuruluğundan dolayı da ağzınız koku yapar.
Beslenmeye dikkat: Düşük karbonhidratlı ve bol proteinli beslenme vücudunuzu sarsabilir ve ağız kokusuna yol açabiliyor. Bu yağ yakmadan kaynaklanıyor. Yağlar yanarken, keton olarak bilinen kimyasallar vücutta birikiyor ve nefesinize yayılıyor. Bu ağzınızda değil de midenizde olan bir metabolik problem olduğundan beslenmenizi düzenlemekten başka yapacağınız bir şey yok. Bu nedenle nefesinizin mi yoksa kendi sağlığınızın mı önemli olduğuna karar vereceksiniz.
Çay molası verin: Amerikan Mikrobiyoloji Derneği'nin yıllık toplantısında sunulan bulgulara göre, çay içmek ruhunuzu yumuşatmaktan daha fazla işe yarıyor. Ağız kokusunun giderilmesine yardımcı olabiliyor. Chicago'da Illionis Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, siyah ve yeşil çayda bulunan polifenol isimli kimyasal bileşenler kötü ağız kokusundan sorumlu bakterilerin gelişimini önlüyor.
Şifalı bitkileri deneyin: Özellikle Hindistan'da bulunan ve baharat olarak kullanılan Kakule, antibakteriyel özellikler içeriyor ve doğal nefes temizleyici olarak her yaş grubu için kullanılıyor. Kakule bitkisi bol miktarda sineol isimli bileşen içeriyor. Bu bileşenler bakterileri öldüren ve ağız kokusunu hafifleten potansiyel bir antiseptiktir. Naneli sakızlara alternatif olarak birkaç tane kakule tohumu çiğneyebilirsiniz ya da ağız kokusu üzerinde etkili olan rezene tohumunu deneyebilirsiniz.
Sağlığınıza dikkat edin: Kronik ağız kokusu şeker hastalığı, ciddi sinüs enfeksiyonu, karaciğer ve böbrek hastalıkları, mide ve bağırsaklarla ilgili bozukluklar gibi tıbbi problemlerin belirtisi de olabiliyor. Bunun gibi sağlık sorunlarınızın olduğunu öğrenirseniz doktorunuza ağız kokusunu önlemek için neler yapabileceğinizi danışabilirsiniz.

Birçok insanın kabusu olan ağız kokusundan kurtulmak hiç de zor değil. Sağlığınız ve kişisel bakımınızla ilgili bazı detaylara özen gösterirseniz kolayca ağız kokunuzu önleyebileceğinizi biliyor musunuz?
Uzmanlara göre, ağız hijyeni, dilinizin temizliği, boğazınızın kuruluğu, yediğiniz ve içtiğiniz yiyecekler ile içecekler ağız kokusunu önemli ölçüde etkiliyor. İşte ağız kokusuyla mücadele etmenin kolay yolları:
Ağız hijyeninize dikkat edin: İlk ve en kolay savunmanız iyi bir ağız hijyenidir. Dişinizdeki oyuklar, çürükler, diş eti hastalığı ağız kokusuna yol açabilir. Günde iki kez dişlerinizi fırçalamak ve günde en az bir kez diş ipi kullanmak dişleriniz üzerinde ve dişetlerinizin sınırında biriken plak ve bakteriyi yok edecektir. Ayrıca kontrol ve profesyonel temizleme için yılda 2 kez diş hekimine gidin.
Dilinizi temizleyin ve diş ipi kullanın: Dilinizin etli yüzeyi zararlı bakteriler için iyi bir beslenme yeridir. Ayrıca ağız kokusunun büyük bölümü dilinizin üzerindeki bakterilerden kaynaklanıyor. Fakat birçok insan dilini fırçalamayı ihmal ediyor. Günde bir kez yumuşak kıllı bir fırçayla dilinizi arkadan öne doğru fırçalayın.
Şekersiz sakız kullanın: Ağız kokunuzu yok etmek istiyorsanız naneli sakızı tercih edebilirsiniz. Ancak bu sakız şekerli olursa problem oluşturuyor. Ağzınızdaki bakteri sakızın içindeki şekerle mayalanıyor ve kötü kokulara yol açıyor. Bu nedenle ağız kokunuzu önlemek için şekersiz naneli sakızı tercih edin.
Boğazınızı ıslatın: Tükürüğünüz ağzınızdaki kötü bakterileri öldürmeye yardımcı enzimler de içerir. Bu nedenle kurumuş bir ağız kokuya yol açabilir. Boğazınızı ıslatmak tükürük bezlerinizi harekete geçirecektir. Bu nedenle boğazınızı nemli tutmalısınız. Hastalıklarınız nedeniyle kullandığınız ilaçlar da ağız kuruluğu yapabilir. Bunu doktorunuza sorun ve ağız kuruluğu için özel olarak yapılan ağız gargarası ve diş macunu kullanıp kullanamayacağınızı danışın. Bunun yanı sıra gece boyunca uyku apnesi, sinüzit gibi hastalığınız varsa ağzınız sabaha kadar açık olacağı için sabahları uyandığınızda ağız kuruluğundan dolayı da ağzınız koku yapar.
Beslenmeye dikkat: Düşük karbonhidratlı ve bol proteinli beslenme vücudunuzu sarsabilir ve ağız kokusuna yol açabiliyor. Bu yağ yakmadan kaynaklanıyor. Yağlar yanarken, keton olarak bilinen kimyasallar vücutta birikiyor ve nefesinize yayılıyor. Bu ağzınızda değil de midenizde olan bir metabolik problem olduğundan beslenmenizi düzenlemekten başka yapacağınız bir şey yok. Bu nedenle nefesinizin mi yoksa kendi sağlığınızın mı önemli olduğuna karar vereceksiniz.
Çay molası verin: Amerikan Mikrobiyoloji Derneği'nin yıllık toplantısında sunulan bulgulara göre, çay içmek ruhunuzu yumuşatmaktan daha fazla işe yarıyor. Ağız kokusunun giderilmesine yardımcı olabiliyor. Chicago'da Illionis Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, siyah ve yeşil çayda bulunan polifenol isimli kimyasal bileşenler kötü ağız kokusundan sorumlu bakterilerin gelişimini önlüyor.
Şifalı bitkileri deneyin: Özellikle Hindistan'da bulunan ve baharat olarak kullanılan Kakule, antibakteriyel özellikler içeriyor ve doğal nefes temizleyici olarak her yaş grubu için kullanılıyor. Kakule bitkisi bol miktarda sineol isimli bileşen içeriyor. Bu bileşenler bakterileri öldüren ve ağız kokusunu hafifleten potansiyel bir antiseptiktir. Naneli sakızlara alternatif olarak birkaç tane kakule tohumu çiğneyebilirsiniz ya da ağız kokusu üzerinde etkili olan rezene tohumunu deneyebilirsiniz.
Sağlığınıza dikkat edin: Kronik ağız kokusu şeker hastalığı, ciddi sinüs enfeksiyonu, karaciğer ve böbrek hastalıkları, mide ve bağırsaklarla ilgili bozukluklar gibi tıbbi problemlerin belirtisi de olabiliyor. Bunun gibi sağlık sorunlarınızın olduğunu öğrenirseniz doktorunuza ağız kokusunu önlemek için neler yapabileceğinizi danışabilirsiniz.



Ey oğul!
Dünya derin bir denizdir, pek çok insan onda boğuldu.
Gemin takva, yükün iman, hâlin tevekkül olsun.
Umulur ki kurtulursun...!
Lokman Aleyhisselam

Yaratıcılığı öldürmenin yolları
Hepimiz yaratıcı insanlar olarak doğarız. Ancak, hepimiz yaratıcı insanlar olarak ölmeyiz. Seçimlerimizle bu yanımızı ya öldürür ya da yaşatırız. İçinde yaşadığımız başımıza icat çıkarma ülkesinde yaratıcılığı öldürmekten daha kolay hiçbir şey yoktur. Yeter ki siz isteyin!

Monotonluk iksirinden içmek

Herhalde insanlık tarihinin en çok bilinen uyku ilacı, gözünün önüne çitin üstünden atlayan koyunları getirmek ve onları saymaktır. 50 tane koyun sayarız, hepsi birbirinin tıpatıp benzeridir ve aynı şeyi yapmaktadır. 60 olur, 70 olur, 80 olur. Sahne hep aynıdır. Biz de “Ulan say say nereye kadar? 150 tane sayacağım da ne olacak? Altı üstü koyun işte! Yatıp uyuyim bari sinirlerim fazla bozulmadan...” der ve uyuruz...

Bu uyku ilacının kerameti, koyundan ileri gelmez. Hızla uykuya dalışımızın sebebi monotonluktur. Monotonluk, gerçek bir uyku iksiridir. Dilerseniz bir gece tam tersini deneyin. Çitin üzerinden atlayan bambaşka hayvanlar hayal edin! Bakın bakalım uyuyabiliyor musunuz... Çitin üstünden atlayan bir iguana düşünün örneğin. Sonra sıra bir maymuna gelsin. Maymun kendini çite dolasın ve çitin etrafında turlar atarak işi şamataya döksün. Sırada bekleyen aslanın öfkeli kükreyişiyle ortadan kaybolsun. Aslandan sonra çitin üstünden bir yunus balığı atlasın... Farklı farklı hayvanlar hayal ettiğinizde kolay kolay uyuyamazsınız. Hep aynı hayvanları düşünürseniz mışıl mışıl uyursunuz. Hayvanın modeli farketmez. Maharet koyunlarda değildir. Çitten atlayanlar birbirinin aynı olan bir fil sürüsü bile olsa gene uyursunuz. Çünkü, aynı şeyleri görmek insanı her zaman uyutur.

Uzun yolda otomobil kullanırken ne zaman ki önümüzden akıp giden görüntüler birbirinin aynı olmaya başlar, işte o zaman uykumuz gelir. Oysa, yolda başka bir arabayla kapıştığımız zaman gözlerimizden bilinç fışkırır. Yanlış anlaşılmasın. Yollarda yarışmanızı önermiyorum kesinlikle. Görmenizi istediğim şey, heyecanın üretkenliğinizde ne kadar önemli bir yerinin olduğu. Heyecan, yaratıcı beyinlerin açma kapama düğmesidir. Ona sırtını dönen, karşısında monotonluk iksirini bulur. Ondan içenlerin zihninin yönetimine otomatik pilot geçer. Otomatik pilot da insanı düz bir mantıkla yönetir. Otur, kalk, telefon et, toplantıya git, not al der. Hepsi o kadar.

Size, gün içinde farkında olarak ya da olmayarak bu monotonluk iksirinden aldığınız yudumları şöyle bir düşünmenizi öneririm. Beyninizin sağ tarafını kilitleyen, sizi ayakta uyutan, günlerinizi bir hafta sonra hatırlayamayacağınız sıradan günler haline getiren o şeyleri bir düşünün. Sonra da o şeyler nelerse artık, onları evire çevire bir güzel pataklayın. Demek benim yaratıcılığımın katili sensin! Eh sana eh sana diye diye...

Sonra da tam tersi, bir yerlerde bir şekilde sizi heyecanlandıran, size adrenalin sunan şeyleri gözünüzün önüne getirin. Öpücük yağmuruna tutun onları. En sevdiğiniz oyuncaklarınızı paylaşın onlarla. Çünkü, adrenalinin girmediği eve hayal gücü girmez!

Yaratmanın toplumsal bir sorumluluk olduğunu unutmak...

Medeniyet, yeniliklerle yuvarlanarak büyüyen bir çığ olmasına rağmen toplumlar bireylerinin yaratıcılığını öldürmek için elinden gelen herşeyi yapar. Bu çelişkiye dikkat etmekte büyük fayda vardır. Western filmlerinde yabancılar sevilmezdi. Bizim kasabamızda da yaratıcı tipler pek sevilmez. Yiğidi önce öldürür, sonra da utanmadan hakkını verirler. Mucitleri canından bezdirir, bir yandan da icatları tepe tepe kullanırlar. Ürünlere tapar, yaratıcılarını ise topa tutarlar. Yaratıcılığı katletmek için bütün imkânlar emre amadedir burada. Bu arada sakın moralinizi bozmayın. Eğer, sizi yıkamayacaklarını anlarlarsa size müthiş değer vermeye başlarlar.

İçinde yaşadığımız toplum ne derse desin. Faydalı ve yeni birşeyler yaratmak bizim en büyük toplumsal sorumluluğumuzdur. Kimsenin sizin yaratacağınız değerleri öldürmeye hakkı olmadığı gibi sizin kendinizin de böyle bir hakkınız yok. Bunu unutmayın.

Dertleri mazeret haline getirmek

Yıllar önce, çok meşhur bir Türk yazarla ilgili bir eleştiri okumuştum bir dergide. Yazarın eleştirildiği nokta dert sahibi olmadan amaç sahibi olmasıydı. Bu ifade beni çok etkilemişti. Kendine bir konuyu dert edinmenin aslında, insanı başarıya götürebilecek çok önemli bir kapı olduğunu düşünmüştüm. Derdi, mazerete dönüştürdüğünüz zaman, o kapı yüzünüze kapanıyordu.

Önceki hafta, biliyorsunuz Aşık Veysel’in 31. ölüm yıldönümüydü.

Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa...

Bu olağanüstü sözlerin ozanı, bundan 31 yıl önce öldü. Unutmayın ki, aşkı bu kadar güzel ifade edebilmenin yolunu bulan insanın da bunları yazamamak noktasında çok mazereti vardı. 7 yaşından ölümüne kadar kördü. Aşkı bu kadar güzel ifade etmenin yolunu bulan insan, aşık olduğu insanı hiçbir zaman görememişti. Okuma-yazma bilmiyordu ama bu sözleri ve melodilerini yaratmanın yolunu gene de buldu. “Şu gözlerim bir görseydi, okuma yazma bilseydim neler yazardım neler...” demedi. Yazdı, çaldı ve söyledi. Derdini mazerete değil, çıkış yoluna dönüştürdü.

Ona “Veysel bey TRT sanatçıları sazı sizin gibi çalmıyorlar. Sizin sol eliniz hep aynı yerde duruyor. Elinizi sazın sapı üzerinde hiç gezdirmiyorsunuz” dediklerinde “Onlar arıyorlar, ben çoktan buldum” diyecek kadar özgüveni yerindeydi.

Sonrası malum, kendisi dünya çapında bir insan oldu. Aşık Veysel oldu. 31 sene önce o gün ölmüş ölen binlerin içinden belki de sadece o anıldı önceki hafta.

Evrenin sınırlarıyla ilgili insanlığa en sağlam fikirleri kimin sunduğunu da hatırlayalım dilerseniz. Bu fikirleri bize, sadece gözlerini hareket ettirebilen ve göz hareketlerini yazıya dönüştürebilen bir bilgisayar donanımı sayesinde iletişim kurabilen, engellerle dolu bir hayat süren Stephen Hawking veriyor!

İçimizdeki “Durduk yerde iş çıkarma şimdi” sesine boyun eğmek...

Graham Bell’in “O’lum Graham. Saçmalama. Öyle telefon melefon gibi saçma sapan şeylere kafanı takma. Otur adam gibi işler yap” dediğini düşünsenize.

Edison’un “Lan işte mum var, gaz lambası var. Ampule ne gerek var? İcat çıkarma şimdi!” dediğini düşünsenize.


Yaratan insanlar olmasaydı, herkes sadece tüketen insanlar formunda olsaydı, bugün yararlandığımız yeniliklerin hiçbiri olmazdı. Birileri çıkıp “Ben bunu yapacağım. Hiçkimse ve hiçbir şey beni durduramayacak” demeseydi sanat, bilim, icat hiçbirşey olmazdı. Bunları unutmayın ve şu anki Türkiye fotoğrafında olmayan neleri yaratabileceğinizi keşfetmeye başlayın.

Risk alıp, poposunu kaldırıp birşeyler bulan buluşturan insanların hepsi böyle yaptı. Ve dediğim gibi o insanlar olmasaydı, ben herhalde bu yazıyı mağaramın duvarlarına çiziyor olurdum şu an. Siz de kendi mağaranızda çiğ balığınızı yiyordunuz afiyetle...

Yakaladığınız güzel ve ilginç fikirler, sizi yepyeni heyecanların kapısına getirdiğinde “iş çıkarma şimdi” sesi mutlaka gelecektir. O sesi herkesin duyduğunu bilin. “Ben bu dünyaya iş çıkarmaya geldim” cevabını yapıştırıp, çenesini kapattırın. O sese verdiğiniz cevabın, nasıl bir gelecek istediğinizin ifadesi olduğunu bilin.

Eğer, hiçbir artı değer yaratmayan, varlığı da yokluğu belirsiz, uyur-gezerlerden biri olmak istiyorsanız, tercihiniz gerçekten buysa yukarıdaki dört başlığı itinayla uygulayın.

Sonuçlarına inanamayacaksınız...