2 Ekim 2014 Perşembe

 ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR NE KADAR ŞANSLI!...

Geçen yıl sobada yakmak üzere eve odun aldım. Oduncu traktör ile odunu getirip aparmanın altındaki boşluğa döktü. Beraberinde gelen genç ile birlikte apartmanın ikinci katına taşımaya başladılar. O sırada avluda oyun oynayan 6-8 yaşları arasında 5-6 çocuğun dökülen odunlara bakıp kendi aralarında şöyle konuştuklarını fark ettim. Bir çocuk diğer çocuğa “Bu kadar tahtayı ne yapacaklar acaba diye sordu”. Diğer çocuk herhangi bir cevap veremedi. Çocukların bu merakını gidermek için araya girdim çocuklar dedim bu kadar tahtanın ne olacağını merak mı ediyorsunuz. Evet, amca siz bu kadar tahtayı ne yapacaksınız dediler. Öyleyse şöyleyim öncelikle bu yerdekiler tahta değil odun meşe ağacının odunları. Bunları ne yapacağıma gelince isterseniz yerden birer tane alıp peşimden gelin sizlere göstereyim. Çocuklar birer tane odun alıp peşime takıldılar. Eve geldiğimizde hanım hayrola mahallenin çocuklarını niçin peşine takıp geldin dediğinde onlara bir ders vereceğimi söyledim. İçeri girip sobayı gösterip ne olduğunu sorduğumda beş çocuktan sadece biri ben bunu biliyorum bu soba dedemin evinde görmüştüm dedi. Ben de onu tastikleyerek evet bu odun ve ben de kış ayı gelip havalar soğuduğunda sizler kalorifer veya klima ile ben de bu sobaya odunları atıp ateşinde ısınmaya çalışıyorum dedim ve çocukların merakını gidermiş oldum.
Sevgili dostlar bu anlattığım manzara İstanbul’un Etilerinde Moda da değil Adana’da gerçekleşen bir manzara maalesef çocuklarımız bizler kadar şanslı değil.

Bir genç anlatıyor; 

"Lisede başarılı bir öğrenciydim. Annem ev kadını, babam inşaat mühendisi idi. Çok mutlu bir aile hayatımız vardı. Ekonomik olarak dar gelirin biraz üzerinde bir aileydik. Ailece büyük maddi hırslarımız, beklentilerimiz de yoktu. Ama aile içindeki o sevgi dolu hava o kadar güzeldi ki akşamları annem mutlaka okul dönüşü evde olur, benim için kahvaltı nevinden hafif yiyecekler hazırlardı. Onları iştahla yedikten sonra ders çalışmaya otururdum. Ben anlayış ve sevgi açısından şansımın farkındaydım. Bir gün sonra bu şansı çok daha iyi anlayabileceğim bir şey oldu. Bizim sınıfta çok zengin oldukları bilinen bir arkadaşım vardı. O kadar çeşitli giyinir ve zengin olduğu her halinden o kadar belli idi ki, çoğumuz zaman zaman ona özenirdik. 

Bir gün okul çıkışında. Bu arkadaşım beraber matematik çalışmak için benimle birlikte bize geldi. Annem her zamanki gibi bizi neşeyle karşıladı. Hava çok soğuktu. Sobanın üzerinde daima dumanları tüten bir çaydanlığımız ve kızarmış ekmekler olurdu. Sıcak ekmekleri buradan alır, annemin yaptığı ev reçelleri ve tereyağıyla afiyetle yerdik. O akşamda arkadaşımla birlikte kahvaltı yaptık. Sonra ders çalışmaya oturduk. Bir ara arkadaşım gözleri dolu dolu, "Bu evin sıcaklığı ne kadar mutlu ediyor insanı" dedi. 
"Ben eve gittiğimde, beni hizmetçi karşılar, annem mutlaka bir kabul günündedir. Tek başıma mutfakta bir bardak süt içerim o kadar. Burada ne kadar büyük bir iştahla kahvaltı ettim. Şu çaydanlık ve tüten buharlar ne kadar sıcak bir bilsen. İnsanın yalnız olmadığını simgeliyor sanki. Hele annenin şu ekmekleri kızartıp bizim yememizi seyretmesi ne kadar güzel. Öyle mutlu oldum ki burada dedi. 

Gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Herkesin yaşantısına özlem duyduğu arkadaşım benim evimdeki sıcacık ortamdan etkilenmişti. Dostlukla, sevgiyle kucakladım onu. İnsanın sevgiyi duyabilen arkadaşları olması ne güzel bir şeydi. Küçük bir çocuk için sevgi dolu bir aile ortamının önemini, buharı tüten çaydanlığımızı görünce özlemle ağlayan arkadaşım bana çok iyi öğretmişti." 

Gürül gürül yanan sobanın üzerinde dumanı tüten ve tüm aileye mutluluk saçan bir çaydanlık maalesef günümüzde hasret eski güzel bir hatıra olarak kaldı.


Son söz olarak: Sayısı sürekli artan ihtiyaç listeleri ise insanı mutlu olmaya bırakmıyor.
Anlatılır ki, kralın biri çok mutsuzmuş… Ne yapılsa, nasıl yaşasa, bir türlü mutlu olamıyormuş… Kralın bu derdini bilen bilge bir kişi, ona şu tavsiyede bulunmuş:
“Bütün ömründe hep mutlu olmuş, hiç üzülmemiş bir adamı bulup, onun gömleğini giyiniz… Ancak bu şekilde mutlu olabilirsiniz…” 
Mutsuz kral, böyle birini bulmaları için adamlarına emir vermiş…Ülke didik didik edilmiş, her yer taranmış ama “Ben hep mutluyum.” diyen bir adama rastlanmamış…
Tam ümitsiz olacaklarken, bir dağ başında buldukları garip bir çoban, “Evet “ demiş, “Ben hep mutluyum. Mutsuz olduğum hiçbir zamanı hatırlamıyorum!”
Kralın adamları çok sevinmiş… Tekrar tekrar sormuşlar:
- Gerçekten hep mutlu musun?
- Mutsuzluk diye bir şey tanımadım, cevabı üzerine de, onu tanıyanlara sormuşlar. Yakınlarının şahitliği de, çobanın doğru söylediğini ispatlamış. Bunun üzerine çobana durumu anlatmışlar ve tabii ki hemen gömleğini istemişler.
Garip çoban, işte o an, çok mutsuz olmuş ve büyük bir üzüntüyle, “Benim hiç gömleğim olmadı ki” demiş…